Berlinale filmi ‚Kaygı‘: „Katliamların çoğu birbirine benziyor“

„Kaygı“ hatırlamak ve unutmak üzerine bir film. Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ile kolektif travma ve medyanın etkileri üzerine konuştuk.

Algı Eke, ‚Kaygı‘ filminde Hasret karakterini canlandırıyor. Foto: IFP/Filmada

*Bu yazının alt kısmına Spoiler alert eklendi. ‚Kaygı‘ filminin sonuyla ilgili bilgi istemeyenler son kısmı okumamalı.

taz: Ceylan hanım, bu hafta Berlinale'de ilk kez gösterilen filminiz „Kaygı“yı özetlemem gerekirse; ‚kolektif hafızadan silinebilen bazı travmaların bireysel hafızadan silinmesinin imkansızlığı üzerine‘ derdim. İlk uzun metrajlı filminizde neden hafıza konusunu ele almaya karar verdiniz?

Ceylan Özgün Özcelik: Hafıza konusuyla ilgilendim, çünkü ben de bazı şeyleri tamamen veya kısmen unutuyorum. Özellikle 2010-2011 yıllarında bunun farkına vardım ve ben de çok travmatik bir etki yarattı.

Çünkü yakın zamanda yaşanan bir katliamın ismini bile hatırlayamadım, bir arkadaşla konuşurken. Yok artık dedim, nasıl olur? Sonra Google'dan araştırdım, ve Google'a bakmadan hatırlayamadığımız bir sürü şey var aslında. On senedir yaşadığım bir mahallede yeni bir bina yapılıyor ve ben önceden o binanın yerinde ne oldugunu hatırlayamıyorum. Komşulara soruyorum, onlar da hatırlamıyor. Bu nasıl bir hafızasızlık diye ciddi anlamda kafayı takmaya başladım. Sonra bellek ve hafıza ile ilgili araştırma yaptım. Unutmanın psikolojik etkileri ve bazı hatıraların kabus şeklinde dönebilmeleri ilgimi çekti.

Bu konuda medyanın oynadığı role filminizde dikkat çekiyorsunuz. Hasret bir televizyon kanalında çalısıyor ve kanalın yönetimi onu severek çalıştığı belgesel bölümünden haber bültenine gönderiyor. Haber üretim koşulları ise onun canını fazlasıyla sıkıyor. Ana akım medya haberlerinin işin içine günümüzdeki sosyal medya da girince insanlara etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık o kadar iç içeyiz ki medyayla, bilgi kirliliği oluşuyor. Bir haberin size nasıl ulaşacagı dünyanın her yerinde belli kurallara göre tasarlanıyor. Siz zaten haberin size ulaştıgı an, kurgulanmış bir haber izliyorsunuz. Dolayısıyla gercek bilgiye nasıl ulaşacağınızı bilemiyorsunuz. Sosyal medyayı ilk önce doğru haber kaynağı olarak algılamış ve sevinmiştik. Ama sonrasında sosyal medya da çok kirlendi. Artık oradan aldığımız haberden de şüpheleniyoruz.

Mithat Sancar'ın kitabında bununla ilgili çok ilginç bir söz var: „Bugün hala canlı olan anılara, yarın artık sadece medya aracılığıyla ulaşılacak.“ Aslında ne kadar üzücü. Otuz yıl sonra biz olmayacagız. Şu an yaşadıklarımızı aktaramayacağız. Ve sadece medyadaki gerçekler kalacak.

Hasret karekteri filmde anne ve babasının bir araba kazasında öldüğünü biliyor. Fakat bundan şüphe duymaya başlıyor. Öldükleri gün ile ilgili araştırma yapmaya başlıyor. Fakat hiç bir bilgiye ulaşamıyor. Bunu takıntı haline getirince de etrafında kendi dışında bazı imgeler, sesler beliriyor. Sonunda ise kendini, dönüşüme uğrayacak apartmandaki evinde bir tek o kalana kadar, hapsediyor. Hasret, neyi ifade ediyor?

Dünyada bir çok ülke şu an sağa doğru kayıyor ve bu yüzden nefret ve öfke dünyada daha da bir artıyor. Artık arkadaşlarımızla vakit geçirirken nerdeyse gündem konuşmadan sohbet edemiyoruz. Ve evimizde tek başınayken kendi travmamızı yaşamaya başlıyoruz. ‚Her an benim de başıma bir şey gelecek, bir yerde bomba patlayacak‘ paranoyası yaşamak cok doğal bir şey bence. Kendimizi eve hapsetmek istememiz de çok doğal. Hasret aslında bunun bir ifadesi.

Peki Hasret'in yaşadigi psikolojik sorunlar sizce dünyanın ona sundugu gerçekler ve kendi hafızası arasındaki çelişkinin doğal bir sonucu mudur?

Bence o da gayet doğal. Çünkü aslında tam olarak çıldırmıyor Hasret. Hasret'in rolünü oynayan Algı Eke'de en cok sevdigim özellik şudur: çok nevrotik oynamıyor. Ve zaten öyle oynaması filme uymazdı. Cünkü Hasret'in sürekli duyduğu sesler, veya gördüğü imgeler aslında hatıralar. Hatırladığı için de aslında onu rahatsız eden şeyler değiller.

Yalnız Hasret bu hatıraları bir türlü birleştirememenin ve gerçeğe bir türlü ulaşamamanın sıkıntısını yaşıyor. O sıkıntı onu yoruyor, asosyallestiriyor. Çünkü gerçeğe hiçbir şekilde ulaşamazsanız, sonunda bezer ve çökersiniz. Tabii bir şekilde psikolojiniz bozulmuş demektir, ama tam bir delilik değil bence.

„Kaygı“daki bir diğer ilgi çekici özellik yoğun şekilde seslerle, gürültülerle çekilmiş bir film olması. Sizin geçmişte sound çalışmalarınız olmuşmuydu? Bu özelliği ekibinizin başarısı olarak değerlendirir misiniz?

Hiç öyle bir çalışmam olmamıştı. Ama ses çok önemsediğim bir şey, kısa filmimde istediğim gibi kullanamamıştım. Bu filmde sese uzun vakit ayırmak istiyordum. Ses tasarımcımız Fatih Ragbet ve ben çekimlerden 6-7 ay önce buluştuk. Ne yapacağımızı, çekimlerde ses konusunda neye dikkat edeceğimizi planlamaya başladık. Ve çekimlerden sonra en uzun süren konu yine ses oldu. Yaklaşık bir yıl sese kafa yorduk. Ben hiç müzik kullanmak istemiyordum aslında başta. Ama Fatih müzik bu film için çok önemli diyerek beni bir şekilde ikna etti.

Bestecimiz Ekin Fil ile oturduk üçümüz ve uzun bir süreç geçirdik. Filmde ağırlığı yine de endüstriyel seslere verdik, inşaat sesleri, eski evi kendi doğal sesleri. Onları çok fazla verip, diyelim çekiç vurdugunda, kafamızın içindeymiş gibi. Hasret'in kafasının içinde vuruyormuş gibi bir his vermek istiyordum. Hani biz sadece izleyiciyiz ya, biz de bir yandan hiçbir şey yapmıyoruz ya, o yüzden bize de vursun bir yandan istedim.

Filminizi Crowdfunding yoluyla finanse ettiğiniz doğru mu?

Aslında tamamen öyle değil, biz Crowdfunding'den 50.000 Lira toplamayı hedeflemiştik ve tam o kadar toplayabildik. Tabii ki bu bir film bütçesi için çok para değil. Yine de denemek istedik, ve ilk filmim olduğu için İndiegogo gibi uluslararası bir platformda degil, Türkiye platformu fongogo'dan çağrı yaptık. Şimdi indiegogo'da şöyle bir şey var: herkes sadece beş dolar veriyor ama çok fazla kişi verdiği için büyük bir para toplanabiliyor.

Türkiye'de daha az insan daha fazla para vermek istiyor ama buna gerek yok aslında. Herkes beş lira, on lira verse, Crowdfunding mantığına daha uygun olur. Bunun dışında Bakanlık desteği aldık ve İsanbul Film Festivali Köprüde Buluşmalar Work-in-Progress para ödülü kazandık. Maddi harcalarımızı azaltan sponsorlarımız da vardı.

Filmin İstanbul'a bakış açısı çok gerçekçi. Sürekli inşaatlar ve beton yığınları görüyoruz. „Kaygı“ sizce herhangi bir şehirde geçebilir miydi?

Evet, geçebilirdi. Yani bir yandan İstanbul tabii önemli, çünkü şehirde yaşayan insanlar inşaat, makine, ambulans seslerine çok alışıklar. Şehrin kaotik hali bizim için artık normal. Ama şunu fark ettim: Brüksel'e gidiyorum, Berlin'e geliyorum ve aslında burada da inşaat seslerine maruz kalıyoruz. Belki siz bizim kadar yoğun hissetmiyorsunuz, çünkü Istanbul'da gerçekten şu an her şey yıkılmakta, siteler, AVM'ler kurulmakta. Ama Avrupa'da da sürekli bir inşaat hali görüyorum. Dolayısıyla bence herhangi bir şehirde geçebilir hikaye.

**SPOILER ALERT**
Film'de belirli imalarla çalışıyorsunuz ve bu imalar 1993'te Sivas'ta gerçekleşen Madımak katliamını hatırlatıyor. Bu imalarla izleyicinin hafızasını yoklamaya çalıştığınız söylenebilir mi?

Filme çalışmaya başladığımda sadece şu belliydi: Bir kadın var, medyada çalışıyor, ve bu kadın bir kabus görmeye baslıyor, bu kabusun peşine düşüyor.

Unutma, unutturuma, hafıza, bellek – aslında dediginiz gibi film bunlarla ilgili. Ve filmin hiçbir yerinde Sivas geçmiyor. Tabii filmde her ne kadar Sivas'a dair imgeler kullandıysak da dünya tarihi sayısız katliamlarla dolu ve çoğu birbirine benziyor: Bir grup insanın bir yere kitlenmesi, dışarıdan linç edilmesi, hatta yakılması. Aslında bu katliamlar dinlerin ötesinde bir şey. İnsanların din adına öldürüldüğünü, insanlık tarihinin başlarından beri görüyoruz. Benim özellikle Sivas'ı seçmem kendi hafızamla alakalı. Sivas katliamını küçükken televizyonda izlediğimi hayal meyal hatırlıyorum. İnsanlar yanıyor. Ne zamanın hükümeti bir şey yapıyor ne de biz izleyenler bir şey yapıyoruz.

Madımak katliamı olurken televizyondan izlenmesine rağmen, katliamın günümüzde toplumun çoğunluğunca unutulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında şöyle bir şey var: Sivas davası 20 yıl sürdü ve sonrasında zaman aşımına uğradı. Dava dosyalarında önemli ayrıntılar bulunuyor. Mesela, televizyonda gösterilen kayıtlar dışında, katliamı en başından sonuna kadar tamamen belgeleyen kayıtlar varmış. Burada 7-8 saatlik bir süreçten bahsediyoruz. Kültür merkezinin önünde önce sadece 500 kişi toplanmış ve yedi saat içerisinde 15.000 kişi olmuşlar. Ama meclis rapor hazırlamak için Sivas'a gittiginde kamera kayıtlarının büyük kısmı bulunamamış. Demek ki bu sadece hafızalardan silinen bir şey degil, arşivlerden de silinen bir şey.

„Kaygı“ politik bir film mi?

Ben baştan beri çok atmosferik bir film yapmak istiyordum. Ama bence sinema zaten her zaman politik bir şeydir. Baş karakterin kadın olması bile politik bir tercih olarak yorumlanabilir.

Einmal zahlen
.

Fehler auf taz.de entdeckt?

Wir freuen uns über eine Mail an fehlerhinweis@taz.de!

Inhaltliches Feedback?

Gerne als Leser*innenkommentar unter dem Text auf taz.de oder über das Kontaktformular.

1986 doğumlu yazar ve gazeteci. Frankfurt Goethe Üniversitesinden Alman ve Amerikan edebiyatı mezunu. 2012'den beri taz için çalışıyor. 2017'de "Ellbogen" adlı ilk romanı yayınlandı.

Das finden Sie gut? Bereits 5 Euro monatlich helfen, taz.de auch weiterhin frei zugänglich zu halten. Für alle.

Bitte registrieren Sie sich und halten Sie sich an unsere Netiquette.

Haben Sie Probleme beim Kommentieren oder Registrieren?

Dann mailen Sie uns bitte an kommune@taz.de